Yüreğine sarıldım senin...

27/1/2008 -Kategori: sevgiliye

Yüregine sarildim senin...

Seni incittigim icin özür dilerim. Ruhunun yorulmasina nasil da izin verdim? Buna hakkim yoktu. Gözya$larini akittigin her an yüregime bir bicak saplaniyordu. Yüreginin islanmasini ve ü$ümesini istemiyorum. Senin akittigin her damla gözya$i, yüregimin topragindaki sevgi ciceklerinin hasadini verimsiz kilacak. Cicekleri gözya$larin kurutacak.

Sana sitem etmeye hakkim yoktu. Sabirsiz yanimin seni tüketmesini göze alamiyorum.

Hüznü ku$andigin zamanlarda, ayakta durmaya dahi gücümün olmadigini bilmeni isterdim.

Cözülmemek icin tutunup kaldigim, yüreginde duydugum sestir. Sustugun zaman, yildizlar sevdayi hapsediyor icine...

Dü$lerini bölmek istemedim ki... Yorgunluguna dert eklemeyi istemedim. Yüreginin yorgunlugunu nasil dindirebilirim? Seni gönlümün ücüncü sirasinda, sonun ba$langicinda hep ya$atacagim. Sükutunu dinliyorum. Icimin yankisi, icinin caglayanina carpip duruyor. Caglayanin cagildamaktan hic usanmiyor. Icimin yankisi sözünü ve nefesini tüketmiyor. Sevgin, hic sönmeyen en aydinlik yanim olarak cikiyor kar$ima...

Icine ayna tutmak haddim degildi. Senin aynalarini kirmak, sukunun yaninda öylece duru$unu seyretmek tercihim olmadi. Sevginin, sözlerinin ve en öte yüreginin vurgunuyum. Ve bu sevgi hic eskimeyecek. Yagmurunun altinda sendelemek istemiyorum. Yüregine tutunup kalmi$ken, incilerini sacma etrafa...

Ate$ calimi bir rüzgar gecer yani ba$imdan… Sevda kokan yalnızligin duvarina vurup gider baharlarin esintisi... Görünmezligin sersemletici yanini hangi renge büründürmeli? Kokusunu icimize sindiremedigimiz, hazimsiz ayriligi nerede öldürmeli?

Üstümüzden parmaklarini cekiyor gece... En ha$in haliyle karanligini gözlerime saliyor. Bir de korkularin dogurdugu koyu hüzünleri var. Sensizlige sitemim yok aslında... Ama yüzünü güne$e dönüp duran menek$e, köklerini yüregime geciriyor. Percinlendigim hayatta en cok hayaline tutunup kalmak, savunmasiz günlerimi tüketip, bitirmiyor.

Acizligimin ihti$ami ile güclü yanim gölgeleniyor. Görkemli kelimeler yürüyor satir aralarina... Mecali tükenmi$ sayfalara, amansiz cümleleri dü$ürmeye cali$mak, tükenmi$ligi mi gösteriyor?

Sessiz sedasiz gecmeyen zamanin, gürültülü ayak seslerini nasil silmeli kulaklardan? Ha$in yüzünü saklayan uzun ve yalniz geceleri koynunda hangi korkuyu uyutmali?

Yüregine sarildim senin... Gözlerini incittigin ve inciler sactigin her gün, yüregimi de inciteceksin. Seni incitmek tercihim degildi. $ükür ki, ufkumda sen varsin.

Varoldugun her gün, yokluga can kari$acak. Seni tanidigim, sana sevdalandigim güne ve beni seven gönlüne hamdolsun.

Gözlerinden, ruhundan ama ille de yüreginden özür dilenir... Yüregini kanattigin ve aglattigi her gün, yüregimin gözlerine mil cekilecek.

Yüregine cok $ey borclu oldugumu unutma! Ve aglatma yüregini…! Aglarsan, yüregim de sana e$lik edecek.

Ücüncü incim... Sözün sukutu sende sesini yükseltiyor.
Yorma yüregini a$ktan usanacaksan...

Ay$e Nur Menek$e

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kalmak ağır geldiğinde gitmeli insan…

27/1/2008 -Kategori: sevgiliye

Kalmak ağır geldiğinde gitmeli insan…
Bırakıp ardında hayatın anlamlarını…
Yol almalı kendi bilinmezliğine doğru,
Hep ağır gelir ama doğruyu söyler yürek..
Güneş batmadan aşmalı bu yüzden,..
Hasretin yamaçlarını….

Vakti geldiğinde gitmeli insan …
Unutup tüm amaçlarını…
Kalmak ağır geldiğinde gitmeli insan,
Uzanıp sevda kıyılarına sarılmalı güneşe…
Günlerce yatmalı, günlerce kalmalı,..
Yıllarca yanmalı…
Yakmalı hasretin her çeşidini.
Savurup küllerini denize…
Kaçmalı…

Vakti geldiğinde gitmeli insan…
Öte diyarlara uçmalı.
Gelip oturmuş yüreğinin tam da ortasına..
Durup, gitmeSede , duymaz..
Duygu kimin?, sevda kimin?
Ezilmiş altında kanayan yürek kimin?..
Durdurup, bak desen bakmaz.
Kalmak ağır geldiğinde gitmeli insan…

Ne güzelde bakıyor güneş sımsıcak,
Yüzü gülüyor aynasında tüm şehrin.
Bu neyin manasıdır ki;
Birazcık naz yapıpta dur diyemiyor yüreğin…
Havası kapkara olmalı artık,
Kalbi siyaha boyanmış bu şehrin.
Ekmeği kara , suyu kara,

Vakti geldiğinde gitmeli insan…
Bırakıp yüreğini uzaklara…
Her şey durulur belki ve vurulur sevgin,..
Kaybolur hasret yok olursun sen.
Ağlamak sızlanmak fayda etmez artık
Çevirip gözlerini arkaya bakmak olmaz
Sığmıyorsa için içine olduğun her an…
Öyle bir başına kalmak olmaz.

Kalmak ağır geldiğinde gitmeli insan…

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

sen giderken sadece gidişini izledim..

27/1/2008 -Kategori: sevgiliye

Sen giderken sadece gidişini izledim.
sanki içimden bir parçayı koparıp gidiyormuş gibi,kalbim ağladı,ağladı..
o gözyaşları beni boğucak hale gelince,
anladım ki acı da olsa seni hayal etmek benim zaafımdı.
üşüyordum,acı çekip,ağlıyordum ama beni boğucak olan acımı
hayatımın her yerinde benim bir parçam yaptım.
ne üşüyorken ,çıkabiliyor ne de hayatıma devam edebiliyordum.
senin acının rengiyle hayatım kuşanmıştı ve süslenmişti sanki.

Önce gözyaşlarım başladı .. gidişine dair..
Ilk tepkisini böyle göstermişti bedenim..
Sonra yüreğim acımaya başladı...
kocaman bir yaraya sahiptim artık..
Kocaman bir yara,içinde boğulduğum gözyaşlarım..
Kimse çekip çıkarmadı,kimse yaramı sarmadı..
Içinde boğulsam da bu göz yaşları;
Bitti deyişin kadar içime akmadı..beni o günkü kadar boğmadı...

Hasretinle boğulmanın verdiği kekremsi tad her anımda,
bu kişi olabilir dediğimde bana seni hatırlattı.
senden başkasına dokunamıcak ellerim,
gözerimin sana olan hasreti hiçbir güzellikte değişmedi.
sen benim acım,hançerim,zehirim ama aynı anda benim herşeyim olduğun gerçeğini bütün hücrelerimle hissettim.

Bütün hücrelerim de hissettim de..
bir türlü başedemedim hasretinle..
Bu gerçek bu kadar yüzüme çarpmışken ,
ve herşeyi kabullenmenin en doğru yolu gerçeği bilmekten
nasıl olurda hala acır bu yüreğim..
Sözlerin duygularımı ifade etmeye yetmediği zamanda
sadece sana ait olan şu gönlü ,ayağının altında ezerken
benim sadece birkaç yılımı değil,
beni bitirdiğini anlayamadın…

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Vazifeperverlik içinde vazifesiz kalmayalım

27/1/2008 -Kategori: Risale-i Nur

Kâinatta her şey o kadar itinayla vazifesini yerine getiriyor, mevcudât içerisinde vazifeperverlik üst düzeyde o kadar çok işliyor ki, görmeyen gözlere, hatta gözbebeklere tevhid delillerini gösteriyor.

Bahar mevsiminde bunu bir başka anlamıştık. Kışın kupkuru olan ağaçlar, öldükten sonraki dirilişi sahnelemek için çıkmıştı meydana.

Zîhayat varlıkların baharın gelmesiyle şenlenmesi (şenlendirmesi), hiç şüphesiz bunları yaratan Zatın her şeye gücünün yettiğini ve bu gördüğü işlerin bilgisi dahilinde olduğunu gösteriyor.

Hayvanların da bitkilerden aşağı kalır tarafı yok! En ufak hayvanlar arasındaki sinek, bize bağıra bağıra diyor ki: “Bana bakın, eğer benim mislim olsaydı veya benim gibi bir mahlûkun sanatlı bir şekilde sadece kanadını yapabilseydiniz, Allah celle celâlühû hiç inatçı münkirlere benden örnek verir miydi?” “En ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazan san’at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz.” (26. Lem’a, s. 711)

Üstad Bediüzzaman, sinek taifesini anlatırken, onların temizlik memurları, harp dahisi, hatta sıhhıye memurları gibi vazifeleriyle bizlere bu vazifeleri, hatta iman noktasında her vakit ubudiyetimizi hatırlattıklarını söyler. Meselâ sineklerin her vakit abdest alır gibi ellerini kollarını temizlemesinin, bize abdesti hatırlattığını vurgular.

Ya gezegenler, bu ne haşmet Ya Rabbi! Gezegenlerin, seyyârelerin büyüklüğü, sür’atleri, direksiz kâinat denizinde hareketleri, yakıt kullanmadan, bu hareketlilik içinde ses çıkarmadan, rahatsız etmeden mükemmel bir şekilde vazifelerini görmeleri, ancak varlığı zorunlu olan tek bir Zâtın haşmetini, kudretini, her şeye gücünün yettiğini, her şeyin bilgisinin Onun yanında olduğunu bizlere gösteriyor. Meselâ Dünya’nın, kendi ekseninde ve Güneş etrafında dönerken bir intizama göre hareket etmesi elbette bir Zâtın varlığını gösteriyor ki, sayısı nihayetsiz ecrâmı (gökcisimlerini), karıştırmadan kolay bir şekilde idare etmektedir.

Öte yandan bu mahlûkat, vazifelerini yerine getirmekte bir tereddüt yaşamamakta, verilen emre harfiyyen itaat etmektedir. Vazifelerini yapmayanlardan ise devamlı şekilde şikâyetler ettiklerini hadislerden okuyoruz. Hatta Risâle-i Nur’da ‘Sinek Bahsi’nde geçen kıssa meşhurdur: Hazret-i Mûsâ (a.s.) sineklerin tâcizlerine karşı şikâyet ederek, “Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevap gelmiş ki: “Sen birbir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa suâl ediyorlar ki: ‘Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.’” Sinekler bu sözleriyle, vazifelerini şevk ve zevkle yaptıklarını, yerli yerinde uygun hareket ettiklerini, kesintisiz bir şekilde hayatları müddetince, verilen görevi en iyi şekilde yaptıklarını gösteriyorlar.

Ama gafil insan, değil vazifesini tam anlamıyla yerine getirmek, verilen görevlerin ne olduğunu bile anlamakta zorluk çekiyor, hatta vazifeleri hatırlatıldığı zaman “Bu benim vazifem değil” deyip kaçabiliyor. Halbuki Rabbimiz “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” diyor açık bir şekilde. Bize görevler veriyor.

Elbette verilen görevleri anlamak için mutlaka yol gösteren kişilerin yardımına ihtiyacımız var ki, Rabbimiz bize peygamberler gönderiyor ve “Ey insan! Sen bu dünyaya neden geldin? Niçin yaşıyorsun? Nereye gidiyorsun?” gibi gibi can alıcı soruları bizlere elçileriyle hatırlatıp, yine bizzat Kendisi cevaplıyor. Bu soruların cevabını en kâmil mânâda ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm), bizzat hayatıyla gösteriyor. Peygamber varisleri olarak vazifelerini icra eden âlimler de, bu mesajları asrın idrakine göre bizlere aktarıyor.

Yaşadığınız zaman dilimi içerisinde Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin görevlendirildiğini, bizlere Risâle-i Nur gibi bir eserle kıyamete kadar sürecek bir vazifeyi, hizmet anlayışını miras bıraktığını anlıyoruz. Bu vazifeyi bihakkın yerine getirmek için Üstad Bediüzzaman’a kulak verip, onun gösterdiği çizgide hareket etmeliyiz. Bizler ancak vazifeli zatları dinleyerek şuurlanabiliriz. Safımızı, tavrımızı, hareketimizi bu asrın görevlisini dinleyerek ancak doğru bir şekilde belirleyebiliriz.


Ne dersiniz bu asrın dersini dinleyerek vazifelenmeye...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Şefkat, Ama Ne Kadar?

27/1/2008 -Kategori: Risale-i Nur

Şefkat, merhamet-i İlâhiyeyi aşmamalı



[Şefkat yüzünden, esâsât-ı İslâmiyenin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattır.]

Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli’l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hadiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azimini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azim ve gayet derecede bir merhametsizliktir.

Çünkü masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşî bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir.

Risâle-i Nur’da kat’iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azimdir ve rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hatta, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, “İstirahatimizin selbine sebep oldular” diye rivayet-i sahiha vardır.

O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkata lâyık hadsiz masumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman masumlar da yanarlar; onlara acımak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.

Bir zaman, eski Harb-i Umumîde, düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.

Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir malla mübadele olur. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i İlahiyenin hazinesinden öyle mükâfâtları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, “Ya Rabbi, şükür elhamdülillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir sûrette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.


Kastamonu Lâhikası, s. 47


Lügatçe:


ilhad: Dinsizlik.

maraz-ı ruhî: Ruhî hastalık.

sakam-ı kalbî: Kalbî hastalık.

edyân-ı semâviye: Semavî olan hak dinler.

şenî: Kötü, fena, çirkin.

gadir: Kötülük, haksızlık.

Bediüzzaman Said NURSİ

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

Cesaretsiz yaşanmaz alırlar elinden hayatını kurallar mutlu yapmaz incitir sevdanı

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro